Doksanlardan Günümüze

Doksanlardan Günümüze Merkez Dergiler
Enes Özel

Türk edebiyat tarihi tabir caizse bir dergi mezarlığıdır. Tek sayı çıkan dergiler, 3-4 sayı çıkıp imkânlar elvermediği için kapananlar, taşrada sessizce çıkmaya başlayıp sonra gene sessizce yayın hayatına son verenler, yitip giden fanzinler…

Bu kasvetli görüntünün içinde bir dergi eğer biraz uzun soluklu olursa, kurumsallaşırsa ve bir “marka değeri” kazanırsa hemen kendi iktidar bölgesini yaratıverir. Ya burada, kendi kendine çizdiği sınırlar içinde çürüyüp gider ya da çevresinde olanlara göre yeniden sınırlar yaratır, daha akışkan, daha dinamik olana göre kendini ayarlar. Kendi iktidarını yaratmak aynı zamanda kendi kendini bağlamak ve hantallaştırmaktır; çünkü hiçbir dergi şairin ve hayatın hızına yetişemez, şiir ve iktidar bir arada kolay kolay duramaz. Gerçek şiirin kendisi bizatihi iktidar kırıcıdır. Dolayısıyla kendi çıkardığı ya da yer aldığı dergi kemikleşmeye başladığı an onu ilk parçalayacak da gene şair ve onun şiiridir. Şair kendi hızını bir dergiyle ivmelendirebilir; ama çıkardığı ya da yer aldığı dergi kendi ayaklarına dolanmadan o bulunduğu alanı terk etmeye bakar.
İşte bu durumda kendi iktidarını yaratan dergiler daha çok bir toplanma yeri vazifesi görürler. Teklifleri değil, oturmuş kimlikleri vardır. Yeniyi üretmezler, ancak dolaşıma sokabilirler. Uzun seneler çıktıkları için, köklü bir geleneğin ürünü oldukları için ya da arkalarında onlara tanınırlık getirecek, onlara meşru bir zemin sağlayacak bir güç olduğu için daha geniş bir kitleye ulaşabilirler. Bu da şiir içindeki marjinal anlayışların bu dergiler sayesinde dolaşıma girmesini, tartışılmasını ve yeniyle eskinin bu dergilerde hesaplaşmasını sağlar. Herhangi bir şiir görüşü bu dergiler tarafından içselleştirildikçe o da aşılacak bir engel hâline gelir. Diyebiliriz ki bugün bu karakterdeki dergiler şair ve akademi arasında bir ara duraktır. Türkiye’de bu yapıdaki dergiler arasında aşağıdaki isimleri sayabiliriz:

Dergâh

Dergâh dergisi yayın hayatına 1990 yılında başladı. Şimdiden geriye baktığımızda 20 yıllık bir yayın süreci ve 235 sayılık bir toplam görkemli gözükebilir; ama Dergâh’ı önemli yapan bundan daha fazlasını içinde barındırması. Bu niceliksel değerler, söz konusu eğer bir dergiyse çok da önemli değil çünkü. Dergâh’ı bu sayısal değerlerin ötesine taşıyan, ciddi bir geleneğin ürünü olması. Dergâh, Nurettin Topçu’nun Hareket dergisinde kemale ermiş bir anlayışın sürdürücüsü. Bu nedenle Dergâh’ın başlangıç tarihi olarak 1990 yılını almak sanırım hatalı olur; çünkü daha en başta tutarlı bir kimliğe sahipti Dergâh ve bugün de sahip olduğu kimliği koruyarak yayınına devam etmekte.

Dergâh, 1990’lı yıllar boyunca ciddi bir okul görevi görmüştür. 90’larda şiire başlayıp asıl etkisini bugün gösteren kuşağın şairlerinden kayda değer olanların pek çoğu Dergâh’ın tezgâhından geçmiş, olmadı, muhakkak sayfalarına uğramışlardır. Dergâh’ın bu şairlere verdiği terbiye birebir ilişkilerin şekillendirmesi dışında sahip olduğu gelenekten de tevarüs etmektedir. Derginin mutfağında yer alan Mustafa Kutlu, İsmail Kara, Ezel Erverdi gibi isimler sayesinde takipçisi olduğu çizginin dışına çıkmamıştır Dergâh. Okul görevi görmesinin bir yönü genç şairlere sayfalarını sürekli açık tutmasıyken, başka bir yönü de etrafında bir edebiyatçı ve düşünür çevresini sürekli muhafaza etmesidir. Dergâh’ın 1990’lı yıllar içinde bu saydığımız özellikleri yanında üstlendiği bir başka önemli görev ise Dergâh’ta yazan 1980 kuşağı şairleriyle sonraki kuşağın şairlerinin bir tür hesaplaşmasına da imkân tanımasıdır. Derginin sayfalarında bu iki kuşaktan şairlerin şiirleri yan yana dururken aynı zamanda da bu şiirler bir tür diyalog içindedir.